Abdulkadir TURAN: Kürt Sorununda Şeriata Gitmeye Varmıyız?

http://www.dogruhaber.com.tr/yazar/abdulkadir-turan/5422-kurt-sorununda-seriata-gitmeye-var-miyiz/

ATuran _1418027491

Kürt sorunu ile ilişkili gelişmeler, yıllardır devam ediyor. Her dönem farklı kesimler, soruna yönelik farklı tanımlar ve farklı çözümler öneriyor. Ancak “İslâmî Çözüm”, sorunun köklerine inilerek konuşulmuyor.

Yöremizde 1980'li yılların sonlarına kadar bireysel ve devleti doğrudan ilgilendirmeyen toplumsal problemlerin çoğu, fakih bir âlimin hâkimliğiyle çözülürdü. İki birey veya topluluk arasında anlaşmazlık vuku bulduğunda taraflar “Şeriata gidelim” diyerek fakih bir âlimin hakemliğine başvurur, bu bir tür sivil mahkemede yüzleşir ve uzlaşırlardı.

Bu sivil mahkemenin hiçbir yaptırım gücü yoktu. Toplum tarafından kınanma ve günaha düşme korkusu dışında, tarafların aleyhlerinde olması durumunda karara bağlı kalmalarını sağlayacak bir etken yoktu. Ama o kararlara çok az kişi itiraz eder ve çok az kez bu mahkeme neticesiz kalırdı.

Kürt sorunu için “Şeriata gidelim” deme zamanı gelmedi mi? Bu sorunun köklerine inilerek İslâmî çözüm bütün unsurları ile ortaya konsa ve herkes burada verilecek karara rıza gösterse sorun çözülemez mi? 

Eski CIA Şefi ve Kürt sorunu üzerinde de önemli çalışmalar yapan Graham Füller'in “Siyasal İslâm'ın Geleceği” adlı kitabı, İslâm dünyasının zayıf noktalarını tespit etmeye dönük bir rapor niteliğindedir.

Füller, bu kitabında etnik sorunlara çözüm getirememeyi İslâmî kesimlerin en zayıf noktalarından biri olarak öne sürer. Ona göre, İslâmî kesimler, etnik sorunlar konusunda, çelişkili bir tutum içindedirler. 

“Şu ana kadar İslâm devletlerinde ortaya çıkan etnisite sorunları İslâmcıların henüz bu sorunları halletmek üzere uygulanabilir bir teorik ve pratik politika geliştirmemiş olduklarını göstermektedir. … İlke olarak İslâm'ın milliyetçi ideolojilerin üstüne çıkabilmesi ve etnik kökenli farklılıklara karşı milleti bir arada tutacak ideolojik yapıştırıcının büyük bölümünü sağlayabilmesi gerekir ancak İslâmcılar henüz bunun formülünü bulmuş değildirler.” diyen Füllere göre, Müslümanların azınlık oldukları devletlerde,  İslâmî kesimler, çoğunluğu oluşturan gayrimüslim topluma karşı Müslümanları destekliyorlar; özerklik veya ulusal bağımsızlık yönünde Müslümanların etnik sorunlarına sahip çıkıyorlar. Ama nüfusun tamamının Müslüman olduğu devletlerde İslâmî kesimlerin tutumu farklılaşıyor. İslâmî kesimler, bu noktada tıkanıyor, prensipte çoğulculuğa inansalar da pratikte tatmin edici bir tutum içinde bulunamıyor.  Ona göre solun çözüm bulamadığı bu sorun, İslâmî hareketlere karşı bugün belki en büyük meydan okumayı oluşturuyor.

Füller'in kaygısı, elbette Müslümanların sorunları çözme yeteneği ile ilgili adil bir tespit yapmak değildir. Bir CIA şefi olarak Füller'in amacı, İslâm dünyasının karıştırılmasına yol açacak sorunlarının tespiti ve Müslümanların çıkmazlarından Amerika için “verimli” müdahale alanları bulmaktır.

Amerika, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ilan edilen Wilson ilkelerine rağmen “ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı” adına İslâm dünyasında genellikle etnik sorunların dışında kaldı.

Füller'in 2003'te yaptığı bu çalışmadan Amerika'nın bu konuda politika değişikliğine gideceğini ve İslâm dünyasında etnik problemleri daha çok kışkırtacağını tahmin edebilirdik. Bunun anlamı, Avrupa'nın da uzun yıllardır içinde olduğu bu alanın İslâm dünyası için daha da karmaşık bir soruna dönüşmesiydi. Nitekim; o dönemden bu yana Amerika, İslâm dünyasındaki dil veya mezhep farkından kaynaklanan etnik problemlerle çok daha ilgilidir. Amerika, Türkiye'de Kürt; Pakistan'da Belucî sorununa geçmişe göre daha çok ilgi duyuyor; Kuzey Afrika'da da bir Berberî sorunu oluşturmak için çaba gösteriyor.

Kendi sorununuza kendiniz çözüm getirmezseniz dış güçler, işlerine yaradıkça o soruna çözüm adına müdahil olur ve sorunu daha da büyütür. “Düşmandan sitem olunmaz.”

Burada sormamız gereken bizim neden hâlâ bu soruna köklü bir İslâmî çözümü konuşmadığımızdır.

“İslâm, etnik sorunlar konusunda gerçekten ne diyor?” sorusuna neden bütün yönleriyle cevap vermekten kaçınıyoruz? Bu soruya cevap bulmak için neden “Şeriata gitmiyoruz.” Yoksa hangi tarafta bulunursak bulunalım, alacağımız cevabın aleyhimizde olmasından mı endişe duyuyoruz?

Halbuki burada mutlak bir adalet vardır ve bu adalet aleyhinde göründüğü tarafın bile uzun sürede lehinedir. Biz, neden o adalete sığınmıyoruz?

İslâmî çözümün problemleri yok mudur? Elbette vardır.

Her şeyden önce etnik problemler, İslâm'ın sadece ana hükümlerinin uygulandığı ortamlarda bile vücut bulmamıştır. Emevilerin Mevalî politikasını İslâm âlimleri, o ölçüde İslâm'ın dışında görmüşler ki fıkhî açıdan tartışmaya değer bile bulmamışlar. (Böyle bir sorunu tartışmaya açmak, içkinin haramlığını tartışmaya açmak kadar abes olurdu. Fıkıh, abesle uğraşmaz.)

Ancak Füller'in iddiasının aksine İslâm, bu konuda çözümden yoksun değildir. Şamil bir din olarak İslâm'ın her konuyla ilgili bir çözümü vardır ama Müslümanların kimi problemlerle ilgili bir çözümü henüz oluşmamıştır.

Müslümanların etnik problemleri olmayınca etnik problemlerle ilgili bir fıkıhları da gelişmemiş. Bu konu, “Allah, sizi birbirinizi tanıyanısınız diye kavimlere ayırdı”, “Diller, Allah'ın ayetlerindendir”, “Üstünlük takva iledir” gibi Kur'an'da ifade buyrulan hükümler ve ilgili hadislerde akide noktasında kalmıştır.

Bu akide sayesinde İslâm tarihinin hiçbir döneminde “dil yasağı” gibi bir yasak kimsenin aklına gelmemiştir. Müslümanlar, hemen hemen her konuda eser verdikleri hâlde milliyetçilik problemlerini hiç yaşamadıkları için milliyetçilik hakkında modern dönemden önce bilinen hiçbir eser vermemişlerdir. Olmayan bir sorunun fıkhı da olmaz.

Ama modern dönemde durum değişti. Etnik sorunlar, bizim dışımızdaki dünyadan bizim içimize gelen sorunlar olarak geçtikçe büyüdü, bizi parçalama noktasına getirdi. Fıkıh, sorunu çözmek için vardır. Bu meselenin esaslarından (akidesinden) fıkhına ulaşma zamanı geldi geçiyor.

Ne yazık ki Müslümanlar, Miladi 14. yüzyılda başlayıp 16. yüzyıla doğru gittikçe yerleşen bir görüşle “Dünyada hâl sorun kalmadı” deyip ve aslında güçlü olmanın yol açtığı bir kibir ve gafletle fıkıh atölyesinin kapısına kilit vurunca sorun üretmek üzere ayarlanan modern dünyanın sorunları karşısında çözüm bulma acizliğine düştüler. Sorunları kendi fıkıh atölyelerinde çözemeyince başkalarının çözümlerini konuşmakla zaman öldürdüler. Daha da beteri başkalarının çözümleriyle sadece zamanı değil, birbirlerini de öldürdüler. Zira başkalarının çözümleri bizzat İslâm dünyasını imha etmek üzere önerilmişti. Çözüm, hayat kaynağıdır. Halbûki bu dış çözümler, İslâm düşmanları için hayat kaynağı, Müslümanlar için ölüm sebebidir. Bunun için o çözümlere sarıldıkça zamanın gerisinde kalıyoruz ve ölüyoruz.

Uyanmanın zamanı geldi. Hepimiz biliyoruz ki İslâm'da kesin bir ‘nas'ın olmadığı durumlarda (ve özellikle idare biçiminde) esas olan maslahattır, kârın zarardan çok olmasıdır. Bir hususta hangi tutum, kârı zararın önüne geçiriyorsa o tutum benimsenir.

Bu noktadan hareketle, hepimiz samimiyetle ve modern zamanın yanlış fikirlerinden ve eğilimlerinden arınarak Müslüman bireylerin ve ümmetin maslahatını düşünmek durumundayız. Varılacak hüküm ne olursa olsun ona razı olmalıyız. Zira bu hüküm, her halükârda hepimizin lehinde olacaktır.

“İslâm ne diyorsa hüküm odur” dersek hepimiz için yeniden dünyanın efendisi olma yönünde hüküm vermiş olacağız.

Gayri İslâmî bir ortamın ürünü bir soruna İslâmî bir çözüm bulmak zordur, deniyor. O hâlde çözüm, ortamımızı bütün olarak İslâmileştirmek gerekir.(doğruhaber)